Sponsored Post Learn from the experts: Create a successful blog with our brand new courseThe WordPress.com Blog

Are you new to blogging, and do you want step-by-step guidance on how to publish and grow your blog? Learn more about our new Blogging for Beginners course and get 50% off through December 10th.

WordPress.com is excited to announce our newest offering: a course just for beginning bloggers where you’ll learn everything you need to know about blogging from the most trusted experts in the industry. We have helped millions of blogs get up and running, we know what works, and we want you to to know everything we know. This course provides all the fundamental skills and inspiration you need to get your blog started, an interactive community forum, and content updated annually.

Şapkacı Hüsnü …

Hüsnü dedem. Rahmetli annemin, rahmetli babası.  Cumhuriyet yıllarında, şapka devriminden sonra başkent Ankara da şapka dikerek 6 çocuklu evini geçindiren “Şapkacı Hüsnü” olarak bilinen dedem. Dedem iğne ile kuyu kazmış, el emeği ile meşhur şapkalar dikmiş yıllar boyu.  Ama bir meziyeti daha varmış ki düşman başına. Geceleri kör kütük sarhoş olur, anneannemi öldürmeye kalkar, annemler çil yavrusu gibi komşulara kaçışır, defalarca karakolluk olurlarmış.  Evde uyumaya çalıştıklarında ise hep annelerinin öldürüleceği korkusu ile gözlerini kırpamazlarmış.  Dedem kız çocukları ziyandan sayar “beşiklerini devirde ölsünler, elin adamına gidecek olanı besleme” dermiş.  Zaten babalığını da anca 6. çocukta keşfetmiş. Tek bir oğlu varmışcasına onu el üstünde tutmuş. Bir gün annem babasının dayağından kaçarken kaynar su dolu tencereye düşmüş ve haşlanmış o esnada bile babası vurmaya devam etmiş ve aylar süren yanık izlerine bir kez olsun bakmamış.  Annemin iki büyüğü olan teyzelerim kan kusturan babalarının hışmından sevdiklerine kaçmışlar.  O kadar fakirlik sefalet çekmişler lakin baba evine dönebilmek gibi bir alternatifleri olmamış. Annem 15 yaşına gelip, güzelliği nam salınca, ablaları gibi kaçmasın diye ilk istemeye gelene vermiş dedem. Hatta annem o kadar çocuksuymuş ki dünürlerin yanında evin ortasına yatmış uyumuş. Sonra sözlüsünün alkolik olduğunu duymuş ve ayrılmak istemiş. Dedem ise “içmeyen adam mı olur” diyerek sözünden caymamış.

Annem/1954/Çocuk Gelin

Annem öyle bir aileye gelin olmuş ki filmlerde görsek bu kadar olmaz diyeceğimiz eziyetler çektiği, açlıktan oruç tuttuğu, 30 yaşına geldiğinde 90 yıl yaşamış gibi çöktüğü, fiziken, ruhen işkence gördüğü ve asla geri dönemediği bir hayata evlilik demiş. Yine de kapı dışarı edilene kadar  4 çocuğu için her şerre katlanmış. Sahte şahitler ile mahkemede çocuklarından ayrılıp baba evine gönderildiğinde daha hiç evlenmemiş bir kız kadar gençmiş. Zaten insan anne babasının yanında hiç büyümezmiş.  Boynuna takılan hayali tasma öyle sağlammış ki yaşı kaç olursa olsun babasının yanında sıcak suyun içinde sopa yiyen kız gibi çaresizmiş.  Sonra dedem ve anneannem Başkentte doğup, büyüyen elektrik, su, televizyon, okul gören annemi “soğan acı kabuğu da acı” diyerek uzaklaşsın da çocuklarını unutsun diye köyde ki babama vermiş. Annemden hiç doğurmamışcasına gelinlik, köyde doğmuşcasına hamaratlık beklenmiş Mahalle çeşmesinden eve su taşımış, inek sağmayı, bahçe kazmayı öğrenmiş.

Babam Hüsnü dedemi çok severdi.  Oğlu olsam adıma “Hüsnü” diyecekti. Babam zaten annesinden çok babaannesini, babasından çok kayınpederini, çocuklarından çok torunlarını, kızlarından çok damatlarını, kardeşinden çok arkadaşlarını, eşlerinden çok dostlarını severdi. Hüsnü dedem benim idrak ettiğimde yaşlı, başlı, hacca gidip gelmiş, namazında, niyazında dede gibi bir dedeydi. Hatta namaz kılmayı bana o öğretti. İlk okul çağlarındaydım, yılın bir kaç ayı bizde kalırdı. Namaza durduğunda hemen yanına varır onun yüksek sesle okuduğu sureleri tekrarlardım.  Yemek ve namaz dışında hep yatardı. O kadar yaşlı ve o kadar muhtaçtı.  Annem onunla sohbet eder, onu yıkar, yemekler yapar, bazen de kendini tutamaz “bizi hiç sevmedin” diye başına kakardı. Hüsnü dedem öldüğünde benim için tonton bir dede olsa da annemin hayatının mahvına sebep olduğundan Allah onu bağışlasın istedim ve çocukluktan çıkarken öğrendiğim çat pat Arapça’yla ilk Yasin-i Şerifimi okuyup dedemin peşinden gönderdim….Leyl-La

Annem/2019

Kumru…

İstanbul’da vefat eden annemi Ankara’ya defnedip aynı gün soluğumu Eskişehir’de aldım. İstanbul’a dönecek, odasını, eşyalarını görecek gücüm yoktu. Ankara’da kalıp eş, dost, akraba ile hatıralarını yad edecek psikolojim de yoktu. Olabilecek en uzak mesafeye gidip, başsağlığı dilemek ve hiçbir şey olmamış gibi davranmak dışında bana özel hissettirmeyecek bir ortamda, kendimden ve yasımdan kaçmayı seçtim. Sanki hiç olmamışçasına izlerimle ve hislerimle yüzleşmeden, bedenen kendimi çok yormam ve bu sayede de düşünmeye zaman bulamamam neticesinde çok olgun güçlü ve ayakta durabilen serinkanlı vakur halimi muhafaza edebildim…(mi acaba?)
Cenazeden sonra ki üçüncü günde mevlüt için hazırlıklar, hoş geldin, beş gittin, başın sağ olsunlar ile evi dolduran tecrübeli, mevlüt uzmanı, tülbentli teyzeler ve bacılar etrafımda güçlü bir zırh, üzüntü ile aramda bir kalkan var gibi hissettirdi. O gün mevlütün okunacağı büyük balkonu hazırlayıp, insanlar doluşmaya başladığında bir kumru gelip tepemize yuva yaptı. Onca kalabalığa ve duaya rağmen hiç ürkmeden başımızın üzerinden bize baktı. Sonra ki günler, haftalar, aylar boyunca evde, işte, alışverişte, gittiğim her mekanda, o zamana kadar karşıma çıkmamış biçimde, yanıma kadar sokulan, sesleri ile sabahtan akşama kadar bana yarenlik yapan kumrular her seferinde beni hem şaşırttı, hem gönlümü okşadı. Bir gün balkonda annem için diktiğim ve onun hayatta iken çok sevdiği çiçeklerden biri olan mor çiçekli sarmaşığı götürüp mezarına dikmek geçti içimden. Halen de aynı niyetle muhafaza ediyorum, İstanbul’un yağmuru ile sulayıp güneşi ile besliyor, Ankara’daki mezara armağan etme arzusu ile gözüm gibi bakıyorum. Bu düşüncenin aklıma ilk düştüğü vakit yine bir kumru sesi duydum. Nereden geldiğini araştırırken kumru’yu o sarmaşık saksısının içinde buldum. Mucize miydi? Mesaj mıydı? Teselli miydi? Bilmiyorum… Ama sıradışı, enteresan ve açıklanamaz bir durum olduğu şüphesiz. Aralıksız aylarca devam eden kumruların yoldaşlığı bir süre sonra seyrekleşti. Artık kumrularla arada bir rastlaşıyor olsak da, bütün mahlukatı kusursuz yaratan ve yaşatan Rabbimden teselli getirmiş gibi huzur serpiyor günüme ve gönlüme kumru sesleri… Leyl-La

Eskişehir/Temmuz/2019

Kar Yağışı…

Benim İstanbul’a ömrümde hem ilk defa, hemde temelli gelişim 20 yıl öncesine tekabül ediyor. Kara kışın ortasında, Aralık’ı Ocak’a bağlayan, eski yılın, yeni yıla evrildiği zamanda adım attım, yalnızca filmlerde gördüğüm bu yeditepeli efsanevi şehire.

25 yıl yaşadığım köyümden İstanbul’u seyretmek hem ulaşılmaz, hem de ürkütücü bir resimdi benim için. Bu evveliyatı heybeme koyup Harem otogarına ilk ayak bastığımda başım döndü, dizlerim titredi tam anlamıyla. Karlı kışlı bir kasabadan yine beyazlara bürünmüş bir kente transfer olmuştum. Birkaç yıl öncesi rüyamda görsem inanamayacağım bir kaderin içinde kendimi bulmuştum. Doyduğum bu şehirde geçirdiğim ilk kışlar memleketimi aratmadı. Kar dizime kadar çıktı, yağmur ayakkabılarımın üzerinden aştı, yollar felç oldu, arabalar olduğu yerde kaldı. İstanbul’un tepelerinden birinde kalkıp işe ulaşmak eziyet halini aldı. Hatta gurbette ki ilk aylarımda misafiri olduğum akrabamın evini kar tipisinden bulamadığım, defalarca aynı sokağın bir başına, bir sonuna gidip geldiğim olurdu.

Sonraki seneler hep bir öncekinden daha az yağdı kar. Hele son birkaç sene yılda bir gün yağsa, çoluk çocuk bayram etse razı olur olduk bu eşsiz nimete. Hamdolsun Rabbim bu senede lütfetti gözümüze, gönlümüze, hücrelerimize, zerrelerimize. Suyundan, güzelliğinden, temizliğinden bahşetti. Çocuklar gibi sevinmek bu olsa gerek. Bugün çocuklarım dünyanın en bahtiyar çocuklarıydı. Kar ile haşır neşir olmanın sevinci, coşkusu, mutluluğu tarif edilesi değil. Lakin bizim ne farkımız var ki dün, bugün, yarın kartopu oynayan, kardan adam yapan çocuklardan. Biz de bu denli eriyip yiteceğini düşünmeden, hesaba katmadan, sonsuz bir eğlencenin içindeymişcesine kaptırmıyor muyuz hayata kendimizi. Belki hayata katlanmak için kapılmak gereklidir bir nebze, lakin gönlümüzü Mevlasından başkasına kaptırmamak şartı ile… Leyl-La

Sinek İlacı…


Bir genç kızın bitlenmesi ne menem bir şeydir bilir misiniz? Ben bilmem ki bunun doğal olduğu yaşam formları var mıdır? Maymunlar kadar rahatsız olmadan ve birbirinin bitini ayıklamak, bazen de ağzına atmanın ilgi, sevgi ifadesi kabul edildiği ilkel bir kabile varır belki de…

Ama kişisel bakımı, suyu, sabunu, sosyal statüyü ve toplum yaşantısını keşfeden insanoğlu için en kabul götürmez şanssızlıktır bir haşerata maruz kalmak. Her ne kadar kreş, okul gibi ortamlarda hiç hazırlıksız yakalanıp icabına bakabilenler istisna olsada, ben çabaladıkça battığım bir biçimde yakalanmıştım, bu rüyamda bile görmek istemeyeceğim illet mahluka. Annemin onlarca yıl süren hastane yatışlarının ilk zamanlarında, onu ziyarete gidişimizde, hemşire bizi uyarmıştı “yatakları oturmayın bit bulaşır ” diye. Ama annesi şuursuzca, bitlenmiş vaziyette yatan, yeni çocukluktan çıkmış, evdeki kedilerin pirelerinden paçasını arındıramamış bir kızın bitlenmesi de doğalmış meğerse. Yaşadığım köyde annesiz, tek başına ve saçlarından arındıramadığı canlılarla, kabusun içinde kısır döngüye düşüp, beceriksizce bir mücadele verirken, komşumuzun durumumu keşfetmesi ile yer kabuğunun magmasına kadar inen gururum ve en kırmızı tonda utanışım bir yana gelip bana sinek ilacı ile çare bulması sonra acaba kız zehirlendi mi diye yoklaması ama bu yardım elinin beni kurtarması, hayat boyu minnet duymama sebep olmuştur… Leyl-La

Cenaze…

Köyde doğup büyümek ve oradan hiç ayrılmadan yaşama veda etmek benim doğduğum yerde doğal olan şeylerden biriydi. Özellikle dedelerimizin jenerasyonu için koca bir ömür yalnızca civar pazarlara, kasabalara ve ilçe merkezine mecburiyet dışında gitmemiş, yaşadığı ev, attığı adım, bastığı yol değişmemiş insanlar vardı. İnsan bilmediği bir şeyi arzulamazdı. Mesela tek haber alma aracı radyo, televizyon ve mektup iken “cep telefonu olsa da, yanımızda taşısak” demezdi kimse. Yaşam yalnızca elindekiler ile, daha fazlasını hayal etmeden dingince, masumane akıp giderdi. Köyde anı şanı olan ve hastane dışında köyün sınırlarından çıkmadan 80 yaşını aşan babaannem, televizyondaki yabancı dizilerdeki oyuncuları komşu köyde yaşıyor, filmleri de gerçek sanıyordu. Başbakanı görse tanımayacak kadar uzağındaydı gündemin. Köyün en güzel kızı olarak incitmeden büyütülmüş ama okuma yazma bile öğretilmemişti. İster saçlarını doğalıkla, safiyane ağartmış olsun, ister tabiri caizse gençliğini hovardalık, yaşlılığını tövbe istiğfarla geçirmiş olsun hemen hemen herkes son nefesini doğduğu evde teslim ederdi.
Yaşlıysa, hastaysa ve tıbben ümit de yoksa şimdiki gibi yoğun bakımda yoğun bir bakıma alınmaz ailesine teslim edilirdi.

Aklımın erdiği yaştan itibaren kaç tane komşu ebemizin, ninemizin, dedemizin canını teslim edişine şahit oldum bilmiyorum. Büyüklerimiz sekerat haline girdiğini bilir, kulaktan kulağa yayılan haberlerle de bütün köy o halin başına toplaşırdı Bilinçsizce yatağında, hırıltılı bir nefesle, bazen bütün bir gece sessizce tespih çekerek başında bekleşirdik. Dudakları zemzemle ıslatılır, kulağına kelime-i şehadet fısıldanırdı.

Çocukluk anılarımızın kahramanları, cami çıkışı ellerini öptükletimiz, kimine sığınıp, kiminden ürktüklerimiz, bayramda mezarına gittiklerimiz oluverirdi. Bazen bizim, bazen de arkadaşlarımızın nineleri, dedeleri gözümüzün önünde canını teslim eder, çenesi, ayakları bağlanır, üzerine bir bıçak bırakılır, yakınlarının haykırışı esnasında tecrübelilerin soğukkanlılığı ile bütün vazife yerine getirilirdi. Seyyar bir yıkama küveti camiden getirilir, evin avlusunda mevta yıkanır, yakınları su dökmesi için teşvik edilirdi. Kefenlendiğinde bir ömür nefes aldığı evin ortasına yatırılır, sabaha kadar başında sessizce Kelime-i Tevhid çekilirdi. Defin saati gelene kadar orayı terk etmezdik. Sela verilip evden ayrılma vakti geldiğinde yine bir haykırış kopar, gözyaşlarımız coşar, köyün bütün erkekleri salın ucundan tutar, komşuluk hakkının hakkını verir, en son helalleşir, evine dönerdi.

Çocuktuk vefat eden komşumuz ne kadar yaşlı olursa olsun televizyonun sesini açmamıza, koşup, oynamamıza, neşelenmemize izin verilmez, her taşkınlığımızda ikaz edilirdik. Cenaze evine yemekler götürülür, 7, 40 ve 52. günlerde mutlaka mevlüt okunur, mevlütte gülsuyu, lokum tutulur, en sonunda da kişi hane başına bir somun ekmek ve bir paket helva dağıtılırdı. Dirayet, metanet komşuluk sayesinde kök salardı. Ruhu şad olsun cümle anavatanına dönmüşlerimizin…Leyl-La

Aydınlık &Karanlık…


Benim ve etrafımdakilerin “Güneşli havada kendimi iyi hissediyorum, kapalı havada ise karamsar ve enerjim düşük oluyor” diye ortak bir dili var. Yıllarca bunu deneyimledim. Aydınlık bir havada hastaysam bile iyileşirim, karanlık bir havada ise iyiysem bile hasta hissederim. Kapalı, karanlık, yağışlı, soğuk bir hava, sanki tahammül edilmesi, geçip gitmesi gereken, haşa ömrümden ziyan olmuş günler gibi çöpe atılan zaman dilimleriydi. Çoğumuz için de böyle belki. Oysa geçenlerde dinlediğim bir sohbeti veren hanımefendi nasılda sorgusuz sığındığımız bu mazeretin mesnetsizliğini dile getirirdi. Dedi ki “ne yani gözünüz görmese, güneşi görmedim diye hiç yaşama sevinci hissetmeyecek misiniz? Bu denli dışınızda akseden bir duruma hâleti ruhiyenizi bağlarsanız hiç içinizden beslenmez, hiç motive olamazsınız” Yani bu kadar aciz miyiz, tamamen kontrolümüz, irademiz dışında akseden bir doğa olayına göre ruhumuz şekillenirken bizim hiç mi dahlimiz yok duygu ve düşüncelerimizde. Dışımızı süslemek yerine, içimizi paklamak, silip, süpürmek, uzun süredir kullanmadığımız tatsız deneyimleri atıp, gönlümüze yeni perdeler dikmek, tam ortasına bir çiçek kondurmak, dışımızı sadeleştirirken gönlümüzün raflarına kitaplar, sohbetler dizerek zenginleştirmek, her hava durumunda yüreğimizde bir güneş taşımaya eşdeğer midir acaba? Bu da daima mümkün değil belki de. Ne kadar içimizi bahara, yaza çevirsek de, yağmur da, fırtına da fıtratımızın bir parçası elbette. Fakat her ruh halinin ve her hava koşulunun geçici olduğunu, en karanlık geceden sonra bile günün doğduğunu, yalnız Baki Olan’ın teselli verdiğini, yüreğimizde ezelden beri mevcut olan Yaradana tevekkül ve teslimiyetin zengin, tükenmez madenini keşfedip iliklerimize kadar sindirmek şifalandırır bizi …Leyl-La

45’e 5 kala

45 e 5 kala. 5 yıl olsa ne güzel olurdu ama 5 aycık kaldı yaş 45 olmasına. 37 yaşında iken “Yaş 35 yolun yarısı” diyen ve 46 yaşında ölen şair  Cahit Sıtkı Tarancı yı da yad edeyim bu arada…40 yaş bir farkındalık, dönüm noktası, şiddetli ruhsal çalkantıların ve sonrasında daha önce tadılmamış dinginliklerin zamanı.  Hep önümde upuzun, ucu bucağı görünmeyen bir merdiven bulunduğunu fakat edindiğim deneyimlerden geri döndükçe ve tevekkülümü, teslimiyetimi aynı güçte hissetmeyince hep birinci basamakta saydığımı hissediyorum.  Şimdi ki tecrübem 20 yıl önce olsaydı neler neler yapardım sanırken bile yalnızca istemenin, harekete geçmeden beklemenin, elin, kolun kalmayacak kadar halsizliğin beni başka bir kadere götürmeyeceğini de biliyorum. 45 yılda yaptıklarım hep vicdanım içindi. Vicdanımın zaaflarının girdapları ve dehlizlerinde etrafıma sonsuz şefkat gösterip kendime zırnık koklatmazken hiç doğmamış kadar hayatıma dahil olamadım.  Oysa bu yaşta hiç uçağa binmemiş olmamın, hiç araba kullanmamış olmamın, hiç yüzmemiş ve hiçbir enstrüman çalmamış, hiç bir yabancı dil öğrenmemiş ve bırak yurt dışına çıkmayı yaşadığım şehri bile mecburi mekanlar dışında keşfetmemiş olmanın vebali de yok muydu boynumda? Ve bu saatten sonra ümit var mıydı? “Ümitvâr” olmayı telkin eden Faik hocamın dediği gibi yeni bir benliğe bürünmek zor ve zaman alan bir çaba olsada vazgeçmedikçe artık mümkün görünüyordu… Leyl-La

Sararmış Ihlamur Bardağı…

Dedemle babaannemin yaşadığı tavan arasında bir sedir, bir soba, bir de demirden karyola vardı. Sobanın üzerinde daima ıhlamur kaynar, babaannemin ve dedemin iki adet sararmış, hiç yıkanmamış su bardağından içilirdi. Soba odun sobası. Kış boyu yakarsın, çok yanmaktan kızarır, boyaları dökülür, yazın kapı önünde boyarsın. Gri, parlak, çok kokulu bir boyayı teneke kutusundan fırçaya alır beş dakikada boyarsın.  Kapının önünde sobayı da yakarsın ki boya bir an önce kurusun genzini yakan kokusu kaybolsun.  Boruları da takar kutu kadar odanın tek boş kalan yerine kurarsın.  Tavandan bir kaç çivi ile tel sarkıtır boruları sağlam tutarsın.  Odun sobası odunu attığın anda alev alev, odun geçtiği anda küle döner.  Odun sobası ile yaşıyorsan gece gündüz sık sık karşısına geçer çalı çırpı odun ilave edersin.  Taze kıyılmış mis kokulu çıralar sobanın yanında ki eski yağ tenekesinden yapılma kovanın içinde kozalaklar ile ikamet ederler. Bir kürek ve bir maşada müdavimidir soba başının ve altında özen bezene alınmış ateş sıçradığı yerleri yanmış kalın, desenli bir  muşamba.
Biz dedemlerin alt katında, aramız da bir parmak aralarından ışık sızan tahta. Bastıkça gıcırdar,  su dökülse alt kata sızar.  Biz talaş yakıyoruz o yıllar. Çuvalın büyüğü haral ile geliyor onlarca talaş balyası giriş katta ki avluya istifleniyor.  Döküyorsun yere, nemlenip topaklandıysa ayağınla çiğniyor, kocaman soba kazanına ortasına sopasını yerleştirip dolduruyorsun.  Doldurdukça da kazanın içine girip ayağınla sıkıştırıyorsun ki sopayı çıkarttığın da ve yandığın da talaş birden bire yere inip sobadan kıvılcımlar taşmasın.  Bir kaç yedek kovan var ise şanslısın bir kaç gün rahatsın. Doldururken ağzını burnunu tülbentle kapatırsın ki marangoz atölyesi gibi odun talaşını yutmayasın.
İlerleyen yıllarda kömür sobasına terfi ettik. Soba yüz kilo kurması kaldırması benim cüssemi aşıyor olsa da elim mahkum.  Kışlık kömürü taşıyıp büyükbaş hayvanlardan kalma ahıra tavana kadar yığarsın. Yanı başında da bahçeden hazırladığın kendini kurumaya bırakmış dağ gibi odunlar olur.
Kömür en pahalı ama en konforlu  yakacak.  Emekli maaşı ile kömür parası denkleştirebilmek bir kış boyu sultanlar gibi keyif sürmeye eştir. Yağan kar yarım metreyi bulduğu, ninelerimizin “çatılar çökecek” diye endişelendiği ama hiç çökmediği aheste ve iri iri salınan kar tanelerini günlerce izlediğimiz günlerin sonunda çıkan güneş ile eriyip ardından vuran ayaz ile yerde bir karış buz haline gelip ayağımızda ki kara lastik ayakkabıyla bir kaç ay düşe kalka haşır neşir olduğumuz bahar yaklaştığında da koyu bir çamura dönüşen tam kıvamında bir kış yaşarız.  Kışın günler kısa akşamlar uzun. Komşuculuk oynarız. Haber salma yoktur. Hangi komşuya gidersen git buyur edilirsin. Soba kenarında bir divana kurulur günün yorgunluğu ile allaşan yanaklarınla sohbet edersin. Bir tepside elma, ayva, hurma. Dilimlenmiş şalgam ve patlamış mısır namı diğer gavurga.  Sobanın üzerinde çay veya ıhlamurla konuşur, dertleşir, dinlenirsin.  Babalar, dedeler kahveden dönerken sende komşu teyzelerin muhabbetinden kendi dünyana döner sobanın yanıbaşında ki divanında, yün yorganın altına sinersin…Leyl-La

Yılbaşı…

Yıllar yıllar önceydi. Yeni yıl gelirken babam hareketlenirdi.  Aslında hiç samimiyetimiz, muhabbetimiz yoktu ama yeni yıl akşamı kuruyemiş eşliğinde televizyon izlenir bir birimize hediyeler verirdik. Bu gelenek, bu kutlanası durum bizim eve nereden yolunu şaşırıp düşmüştü bilinmez ama yılda bir kez aile gibi davranmaya sebep olan kıymetli ve nadide bir sebepti. O yüzden mütevellit sebebin ne olduğu değil işlevi çok önemliydi. 3 tane tek kişilik divanla donanmış, 8 metre kare, aynı zamanda hemen yatma, hem oturma odamız olan kutu gibi odamızda kuruyemiş atıştırıp, ıhlamur yudumlarken elektrikten tasarruf adına lambayı söndürüp loş ortamda tavana asılmış televizyonu izlerdik.  Yılda bir kez dansöz görür, kendimizi çok eğleniyor hissederdik.  Müzikler, şarkılar, parodiler.  Kendi dünyamızdan uzayda ki bir gezegenin ışıklarına hayretle bakar gibi izlerdik.  Her yıl bende, yeni bir yılın güzelliklere sebep olacak ümidine kapılır, en azından bir kaç gün avunurdum.  Babam için sonra ki yıllarda bir ritüele dönüşen hindi menüsü de eklenmişti programa. Zaten o yaşamak için yemez, yemek için yaşardı. Onun için ekstra sofraların kurulacağı bayram, seyran gibi bahaneler daha da iştahını kabatırdı. Şimdi divanlar ve televizyon örümcek ağlarının içinde yıllardır terkedilmiş öylece duruyor. Bunların bir zamanlar gerçekten yaşandığının delili olarak hatırlatmaya yarıyorlar. Oysa ne biz orada kaldık, ne de yeni yıldan umut bekleyen ruhlarımız…Leyl-La

Mesnevi’den Notlar…(3)

  • Huzurun için peygamberin söylediklerini gönlüne yerleştir
  • Gamın olması çok geniş bir yerden geldiğimiz içindir.
  • Düşünce dahil dışarıdan aldığın her şeyi azalt, karnını şişirme
  • Emaneti kendinin sanma, bütün sorumluluğunu üstlenme
  • İtiraz ederek bir şey öğrenemezsin
  • Zikir ve tefekkür ile gönlünüzü cilalayın
  • Birini kınamak ve “ben olsam yapmam” demek kibirdir.
  • Sakın “ben elde ettim” deme “Allah lütfetti de
  • Kalabildiğin kadar an da kal.
  • Öfkelenince ağzınıza geleni söylemeyin
  • Kötü davranışta ödeşmek düşük ahlaktır.
  • Her şey oyundan ibaret, oyundan çıkmalıyız
  • Öğrendiklerin kalbine aksetmezse bize yük olur
  • Riyazet ederek, kendini geri çekerek paslı olanı cilala
  • Süslenmek aklı kapatır
  • Her gittiğin yerde akrep ve yılan bulunur buna dayanıklı ol
  • Toparlanmak için dağılmak gerekir
  • Ne olursa olsun gülebilmeli Yaradan’a güvenmeliyiz
  • Göğe ulaşamasak bile uçmaya çalışmak kurtarır insanı
  • Dostlarla mürüvvet et düşmanlarını idare et
  • Öfkenize sahip çıkamıyorsanız çöpsünüz
  • Ben olmazsam olmaz sanma
  • Bütün ömrün kapkara geçse de son nefeste kurtuluşa erebilirsiniz
  • Bizi başkalarından ayrıştıran kendimize yüklediğimiz anlam
  • Sevme, bağışlama egzersizleri yapmalıyız
  • Kendi sınavın ile ilgilen başkalarının kağıdına bakma
  • Karşımızda ki bir kalemdir onu tutan bir el var kaleme kızılmaz
  • Başkalarından sevgi beğeni beklentisinden kurtulalım
  • Ne kadar yorulsan da eziyet sona erecek.
  • Neyi kaybedersen kaybet karşılığında mutlaka bir şey alırsın. Allah ile ticaret karlıdır.
  • Yeni ilişkiler kurabilirseniz yenilenirsiniz
  • Yamuk yumuk gecekondumuzu yıkıp güzel bir ev yapmaktansa onu tamir etmeye çalışıyoruz.
  • Fazla yemek yeme ki marifet hikmet hakikat oluşsun.
  • Dostunuz hakkında kötü bir şey duysanız bile mazur görmek için bahaneler bulun
  • Kendiniz ve yakınlarınız için endişe duymak ateştir.
  • Başkasının bize yaptığı kötülükleri bizim başkasına yaptığımız iyilikleri unutalım
  • Hiç bir noksan ve ayıp görmüyorsan bu cennettir.
  • Hayatı rekabet alanı yapma ne kadar iyi olsan da biri gelir seni geçer
  • Gül bahçesi değilsen bülbül susar
  • Her şey geçer. Bizde geçip gideceğiz
  • Dünyada ustasız öğrenilmiş bir şey yoktur.
  • Aslan gibi avını kendin tut kolaya kaçma beklenti içinde olma sana bir şey sunanlara kanma
  • Bütün hastalıkların şifası açlıktır. Neye gönül verirsek hepsi gider Baki olan hariç
  • Miski vücuduna değil kalbine sür
  • Bozulmada düzelmede yavaş yavaş olur
  • Biz veremeyen varlıklarız. En sonunda canımızı bile vereceğiz
  • Kin tutmak cehennemlik olmaya eşdeğerdir
  • Biz vermek için yaşıyoruz niçin kin tutalım ki
  • Şikayet eder kin tutarsan sende öyle olanların yanına konulursun
  • Güzel düşün güzel konuş hayvandan farkın budur
  • Allaha yaklaşmanın yolu kaza ve kadere inanmaktır
  • Oruç kötü ahlaktan uzaklaştırır
  • Dünyadan soğumak olgunluk belirtisidir
  • Her gün eski halimizden ölüp  yeniden dirilmeliyiz
  • Bağışlamayı bağışlayıcı olana bakarak öğreneceğiz
  • Allaha can verirsen oda sana can verir
  • Allah’ın vericiliği karşılığında neden ümidimiz az
  • Düşmüş suratlara dayanamıyoruz buna dayanmak için bize sürekli gülen baki olan Cenabı Allah a odaklanmalı kulların suratından kurtulmalıyız
  • Gözyaşı merhameti arttırır

(kaynak: Dr.M.Faik Özdengül /Allah’ı Anma Toplantıları)