Arayış…


     Seni arıyorum. Kendimi bildim bileli somut olarak ne bulursam bulayım bir yanım eksik kalıyor. Hiçbir dünyalık yüreğimi mutmain etmiyor, etse de pek uzun sürmüyor.  Yaprakların imsakla, güneş arasında salınışında, kuşların sabah zikrinde ve kanat çırpışında, karıncanın yuva yapışında, arının polen alışında bir nebze seni gördüğümü sanıyorum. Sana bir adım gelsem, iki adım geri gidiyorum. O kadar  dalıyorum ki dünya telaşına, bana her gün bahşettiğin ayın türlü hallerini, güneşi, gökyüzünü, toprağı, havayı, suyu ziyan edip seni unutuyorum. Hiç benim olmayacak şeylere bağlanıyor, en kıymetli zamanlarımı malayani işlerle heba ediyorum. Bunları yaparken de acemice seni arıyor ama sana ulaşmama engel olan perdelere dolanıyorum. İyiyken şükretmek çok kolay ama her tökezlemem sana daha çok yakınlaştırıyor, seni daha çok idrak ettiriyor, daha da varlığına ikna ediyor zihnimi. Ben her ne kadar tökezlemekten korksam da, ne zaman seni unutsam, senden uzaklaşsam, bencil, şükürsüz ve memnuniyetsiz olsam mutlaka tökezliyor, yerle bir oluyor, huzuruna diz çöküyorum. Önce edebileceğim şükrümün kâfi gelemeyeceği kadar sınırsız nimetlerini algıladığımı zannediyor, sonra aslında şikayet ettiklerimin de lütfun olduğunu fark ediyorum. Ne zaman böbürlensem, gururlansam, kibirlensem, hatta bunlara kapıldığımı bile bilemeyecek kadar körleşsem, şiddetli bir gönül sarsıntısı ile sarsılıyor yine alnımı yere vuruyorum. Bana huzuruna eğilmekten başka huzur veren yok. Huzur yalnız senin huzurunda. Ama öyle gafilim ki ben kendime seni unutturdukça sen tekrar tekrar hatırlatıyorsun. Sanki seni bulmakta çok geç kalmış gibiyim. Sanki hiçbir zaman bulamayacak gibi, sanki upuzun bir merdivenin ilk basamağında gibiyim. Sanki bulabileceğimi zannetmek de bir kibirmiş gibi, utanıyorum.. Seni bulmak değil, bulmaya çalışmaktır belki de yaşamanın gayesi. Seni arayan ve sana giden yollara ışık tutanlara kulak verdiğimde, yolun ne kadar başında olduğumu ve bu yolun başına yıllar, yıllar önce baş koymam gerektiğini anlıyorum… Leyl-La

Hastane de Cuma Vakti / Haydarpaşa

Bilge Fasulye…

Mutfak lavabosunun giderine bir fasulye tanesi yuvarlanmış yanında bir kaç arkadaşı ile birlikte. Bazıları bir meçhulde kaybolmuş ama kendisi ve minik bir fasulye tanesi süzgece tutunmuş.  Gel zaman git zaman yemek, bulaşık, sade su, sıcak su, sabunlu su derken günler geçmiş ama fasulye geçip gitmemiş.  Süzgecin deliğinden bana göz kırpan fasulye önce yeşerdi, sonra dal yaprak verdi.  O kadar sele, yağmura, fırtınaya, sıcak suların basmasına, sabun köpükleri ile yıkanmasına rağmen lavabonun içine boy verdi.  Kıyamadım söküp almaya, onu sökeceğime giderin vidasını söktüm ve incitmeden köküyle, dalıyla, yaprağıyla avucuma misafir ettim.  Yanında ki arkadaşı hiç yaşam belirtisi göstermeden öylece, dümdük, sıradan bir fasulye gibi ölü numarası yapıyordu.  Ama bizim ki öyle mi. Sanki bağda, bostanda atıvermişsin havalanmış toprağa da, güneşle, yağmurla haşır neşir olmuş, boy atıp serpilmiş gibi güçlü, dirayetli, neşeli bir fidancık. Oğluma dedim ki “bak bazı insanlarda böyledir.”  Her ne koşulda olurlarsa olsunlar yaşama gayreti ve sevinci taşırlar. Pozitiflerdir.  Hiç katlanılmayacak koşulları bile bir kahraman edası ile atlatırlar.  Aynı ortamda iki fasulye tanesi olmalarına rağmen biri karanlık bir bataklığın içinden aydınlığa boy verirken, diğeri kaderine küsmüş, içine dönmüş ve suyla birlikte yuvarlanıp gitmeye razı olmuş.  Bulunduğu koşullardan şikayetçi olduğu için daha belirsiz bir sonuca yuvarlanmayı kabul buyurmuş.”Etrafımızda ki insanlarda böyle” dedim. Hatta kendimizden de birer parça bulduk fasulyelerin yaşama sevincinde.  Kök vermiş fasulyemizi balkona çıkarıp saksıya diktik. Bu kadar hayatı seven bir cana biz son veremezdik. Oğlum “bundan sonra da yaşar mı” dedi.  Bunun cevabını onu da, bizi de yaşatan verebilirdi… Leyl-La

Büyücü…

           İnsan çaresiz kalınca saçma sapan bulduğu şeyleri bile dener. Tuzun kuru iken ahkam kesmek kolaydır da kendin dibe batınca el uzatan her şeye sarılırsın. Bazı şeyler yaşamadan bilinmez bundan mütevellit aşırı şaşkınlığı da lüzum yok. Bu kadar izah yapıp gardımı aldıktan sonra başlayayım anlatmaya. Annemin çok kronik depresyon yıllarında onlarca doktor, hastane ve poşet poşet ilaçtan deva bulamayınca alternatif yöntemleri de devreye soktuk. Zaten karşılaştığın herkes bir tavsiyede bulunuyor sende can havliyle sarılıyorsun. Tıbbın çare bulamadığı şeylerde de illa ki alternatif yolları deniyorsun. Ben çocuğum henüz reşit bile değilim ama götürdüğümüz doktorlara diyorum ki “annemi hasta eden sebepleri ortadan kaldırmadıkça ilaçla iyileşmeyecek” ama doktor civanım ne yapsın, ölen oğlunu gerimi getirsin, babamı yeniden mi yaratsın yada anneme beyin nakli mi yapsın. Elinden gelenin en iyisini yapıyor doktor. Bizde misli ile bedelini ödüyoruz ama annem iyiye değil kötüye gidiyor. Böyle olunca da hadi bakalım nerede okuyup, üfleyen, muska yazan hoca varsa ya biz oradayız yada o bizim evde. Dolaşıyor bütün evi, değişik bitkiler kaynatıyor ocakta, sonra tipini tarif ettiği akrabalarımızın büyü yaptığını ima ediyor ve kurtulmak için bize bir sürü muska satıyor. Ciddiyetle tarif ettiği yerlere sıkıştırıyoruz içinde ne olduğu muamma olan üçgen bez parçalarını. Sonra bir ümitle gözlemliyoruz annemi. Saatler, günler, haftalar geçiyor annem daha kötü oluyor ama iyi olmuyor. Sonra muska üzerine muska birikiyor. Muskalar tedavülden kalkıyor, birbirine karışıyor, annemin hastalığı alıp başını üst etaplara atlıyor. Muskaları imha etme zamanı geliyor. Öyle alıp atamazsın Allah muhafaza çarpılırsın, içinde kim bilir neler yazıyor, seni yerden yere vurur maazallah. Ee ne yapacaksın o zaman çocuksun ama yol yordam öğrenip yok edeceksin ki peşinden gelip lanetlenmeyesin. Akarsu kenarına gideceksin muskaları bir bir açıp içinden arapça yazılıp, dürülmüş kağıt şeritleri alacaksın “Destur Bismillah” deyip suya atacaksın ki yazılanlar kağıdın ve senin üzerinden silinsin. Bu vazifemi de sayısını bilmediğim kadar layıkıyla yaptım. Evi, hiç bir köşesinde, oyuğunda muska kalmayana kadar arındırırdım. Belki de ben öyle zannediyorum en azından bildiklerimi atıyor başkaları tarafından izole edilmişler var ise onları hesaba katmıyordum. Annemin ele avuca gelmez hallerinden, derman bulunmaz derdinden dolayı o kadar çok doktor değiştiriyoruz ve her birinin verdiği poşet poşet ilaçla eve geliyoruz ki evimizde bir eczanenin stok miktarı ilaç birikiyor. Zaten yemiyor, içmiyor, oturmuyor, uyumuyor, konuşmuyor ki ilacını içsin. Onu da kahvesine, yada bir kaşık yoğurta karıştırıp kandırarak içiriyorum. Yine arayışlarımız neticesinde bir ilçenin türbesinde şifa ver dediler. Babam, dayım, yengem attı annemi otobüse götürdü. Öyle ballandırarak anlatıyorlar ki bu hikayeleri en ümitsiz anında bile bile “acaba” diyor, balıklama atlıyorsun. İnsanın en ihtiyacı olan şey umudunu kaybetmemek sanırım. O var olduğu sürece katlanılmayacak koşul yok. Umudun yoksa kendini bırakıp teslim oluyorsun. Annem çoktan teslim olmuştu yalnızca hayat bağı nefes alıyor oluşuydu ama biz bıkıp usanmadan çare arıyorduk. Bu türbede hastayı tabutun içinde uyutuyorlar. Sessiz bir ortamda uyuyup, rüya görmesi gerekiyor ve o rüya onun için çıkış yolu içeren bir mesaj özelliği taşıyor. Anneme de uyguluyorlar ama tabi ki hiç bir işe yaramıyor yine ümitlerimiz yerle bir oluyor. Sonra başka bir ilde bir hoca tavsiye ediliyor. Annemi yine aile büyükleri atıyor otobüse hoca efendinin karşısına oturtuyor. Hoca efendi bu şuursuz kadına şifa olacağını iddia ettiği şeyler okuyor ama okurken de karnını, orasını, burasını açmasını istiyor. Sonra okunması gereken duaların reçetesini verip yolluyor. Başka bir hoca vakasında ise hoca efendi annemi dövmelerini tavsiye ediyor ve eniştem annemi günde bir öğün demir çubukla dövüyor. Bütün bu arayışlar ve buluşlar yalnızca ömür boyu aşılmaz travmalara neden oluyor. Hastayı daha da çileden çıkarmaktan başka işe yaramıyor. Üzerinden yıllar geçse de hatırlamak hep ciğerini yakıyor… Leyl-La

Hocam…

           İlk okula başladıktan sonra yaz tatillerinin rutini köy camisine gidip sureleri, duaları Kuran’ı öğrenmekti. En büyük sosyal faaliyetimiz kahvaltı yapıp o güpgüzel yaz güneşi ile etraf ışıl ışıl aydınlanmışken, ayağımızda lastik ayakkabılar başımızda bir tülbentle tozlu topraklı yollardan camiye koşardık. Güle oynaya koşar, güle oynaya dağılırdık ama hocanın karşısında iken durumun ciddiyetine varır çok uslu dururduk. Bizim nesil hizmetkar ve itaatkar ruha en çok sahip çıkanlardı bence. Kendisinin birey olduğunu fark edemeyen, tek misyonunun başkalarını memnun etmek olduğunu kabullenen, bunu yaparken de yine bir araya gelince haylaz, şaşkın, coşkun çocuklar olabilen saflıktaydık. Camiye yaz boyunca gider, vazifemizi eda ederdik. Okul açılınca öğrendiklerimizi unutur diğer yaz yeniden başa sarar hiç yüksünmeden tekrar giderdik. İlk okul bitene kadar bütün yaz istikrarla cami hocamızın karşısında diz çöker en sonunda da bizden beklenen kıvama gelirdik. Bizim bütün dini aydınlanmamız hocamızın ferasetine bağlıydı. O dinini nasıl algılıyorsa ve temsil ediyorsa bizim kafatasımızı açıp, içine elinde ki tohumu atardı. Ben yaz tatili etabını geçip, ilk okulu bitirip içten gelen bir öğrenme hevesine kapılınca akşamları da camiye giden çocukların arasına dahil olmuştum. Olmuştum ama hoca efendinin anlattığı dehşetli, ütopik ölüm ve mezarlık tasvirlerini dinleyince dizlerimin bağı çözülür eve zor dönerdim. Evimizin girişinde avlu ve ahır, üst katında oturma alanı vardı. Dış kapıyı açıp avlunun ışığını yakar ve koşarak üst kata çıkardım. Yüreğim ağzımda atardı. Sanki hocanın anlattığı cesetler beni kovalardı… Leyl-La

Arı Hüsamettin…

3 gündür balkonda arı besliyoruz. Şu kuyruğu sarı olanlardan. Hani kahvaltı masasına bal, reçel koyunca dedektör gibi gelir, bulur, içine dalarlar ya. Dünyada dolaşaraktan kapısı, penceresi açık kahvaltı sofrasını nasıl tespit eder bilinmez ama ona rızkını veren ve onu rızkının yoluna revan eden bir kudret var muhakkak. Kim bilir bu zamana kadar kaç arı konuk oldu soframıza, ağzını tatlandırdı gitti.  Ben ki küçükken ölmüş sinek ve arılara mezar kazar, mezar taşı yapar, başlarında da dua okurdum.  Bahçemizde dedemin kovanları ve korunmak için beyaz bir kostümü vardı.  Gerçi hiç giydiğini görmedim çünkü bizim için arıların arasında dolaşmak rahatsız olduklarında bize iğnelerini bırakmaları, ayağımızı soktuğumuz suda kurbağa ve yengeçlerin olması çok doğaldı.  Arı soktuğu zaman çamur koyardık üzerine ve annelerimiz arının iğnesinin bize antibiyotik olacağına inanırdı.  Onlarca uğur böceğini bir tabağa toplar odaya salardım.  Gündüz çekirge, gece ateş böceği kovalamak da gayet sıradandı.  Böyle cesur bir çocuk pozları kesiyormuşum gibi olsam da doğallığına ikna olamadığım tek şey yılanlardı.  O zaman ki algımla devasa, kontrol edilemez ve çok ürkütücü bulduğum yılanlarda yakınımda, uzağımda çok dolaştı.  Belimize gelen otların içinde yürüdüğümüzde sağa sola kaçışan yılanları sezip bir an önce yolu tükettiğim de çok oldu.  İşte bir tek onlara yakından, şefkatle bakmayı beceremedim. Hatta halen ekrandan bile izlemeyi beceremeyebilirim.  O zamandan bu zamana canın büyüğü küçüğü yoktur benim için. Bir karıncada acıkır, korkar, üşür, anne olur.  Kendime bir karıncaya bakar gibi uzaktan bir gözle baktığımda ne kadar küçük olduğumu fark ederim.

        Bu hafta sonu balkon kapısının uçuşan perdesini aralayıp kendini reçel tabağında bulan sarı arımız, çok acıkmış gibi uzun süre çilekle meşgul olunca, biz kahvaltıyı bitirip masayı topladık ama ona bir tabak reçel bıraktık. Adını da Hüsamettin koyduk. Üşenmeden, yorulmadan saatlerce oyalandı. Yemek hazırlığı için et çıkardığımda neşeyle vızıldayarak kesme tahtasına geldi ve taşıyabileceği miktarlarda kopartıp defalarca yuvasına gitti. Bizi de, onu da aynı tabaktan nasiplendiren bir güç vardı. Taa Eskişehir den gelen kurban etinde, aylar önce pazara gelen reçellik çilekte de o arının rızkı vardı. Biz bilmiyorduk ama boğazımızdan geçecek lokmalar, ağaçtan düşecek yapraklar ezelden belliydi. Arımızın yemek tabağını balkona çıkarttık. Sevdiği yiyecekleri de bittikçe takviye yaptık.  Güneş doğumundan batımına dek yedi içti ve gayretle yuvasına gitti geldi. 3 gündür bizimle. Tek başına bizi komşu edindi ve evcilleşti.  Çocuklara dedim ki “O nun karnı doyması için Allah bizi vesile etti. Onu beslemek bizim takdirimiz değil. Bu kadar dostluk etmemize rağmen gelip bizi sokarsa buda kızılacak bir şey değil. Çünkü bu onun fıtratında var.  Arkadaş olarak seçtiklerimizden zarar görmek birazda bizim onları tercih ettiğimizdendir.  Yine de hiç bir ihtimal iyilik yapma fırsatını kaçırmaya mazeret değil… Leyl-La

Falım Çıktı…

Genç kız olduğumuz yıllar, başımızda kavak yelleri.  Köydeyiz. Evden eve komşuculuk oynuyor, gizli saklı aldığımız sigarayı acemice yakıp içimize çekmeden üflerken müthiş keyif alıyoruz.  Nikotinden falan anladığımızdan değil bir yasağı çiğnemenin adrenalini tadıyoruz. 5 kişilik bir grubumuz var. Birbirimizin evinde buluşuyor, konuşuyor, kahve içip, fala bakıp, kıkırdaşıyoruz..
“fala inanma falsız kalma” düsturuna istinaden kahve kültürümüz olmasa da her gün hiç ihmal edilmeyen bir fala bakma tiryakiliğimiz var. Kahve sevmeyen bile fincanın yarısını döker tabağa ters çevirir sırasını bekler.  Baktıkça bakar, anlattıkça anlatırdık. Bizim tek hayal kurma, ümitlenme kulvarımızdı telveli fincanlar. O kadar bakmışız, o kadar cılkını çıkarmışız ve o kadar içime işlemiş ki, bir sahur vakti “niyet ettim orucuma” demem gerekirken “neyse halim çıksın falım” deyince kendime geldim.
İlerleyen yıllarda arkadaşların olduğu her ortamda, kahve emrivaki içilmiş olsa bile fala bakılması vazgeçilmez bir faaliyet olmuştu.  Her ne kadar ortamın, muhabbetin hoşluğu, telvelerin istediğin şekle bürünmesi, ve ağzının laf yaptığı ölçüde uydurma potansiyelinin artması keyifli gelse de hiç bir zaman tamamen inancımı, bağlılığımı kazanmadı ve benim için eğlence olmanın dışına çıkmadı.  Kafelerde fal bakılmasının çok revaçta olduğu bir dönem hiç bir şeye para bulamasa bile fal baktırmaya sarf edecek kadar zafiyeti olan arkadaşlarım oldu bazen onların peşine düştüğümde oldu.  Kıramadığım için defalarca fincanını açıp gönlünü okşayacak hikayeler yazdığım da.  Bazen modum düşükse, kırk yılda bir fincanı kapattığım eşe dosta gösterdiğim, falcı bacıya gönderdiğim olmuştur ama dinleyip kendimi kandırmak ve hemen unutmak üzere.
En son öyle bir fala baktırdım ki falım resmen çıktı. Öyle bir çıktı ki bundan sonra bir daha hiç fala baktırmama bile gerek kalmadı.
Fincanım tabağına kapanmış, yüzü koyun küsmüş bir çocuk gibi elimde duruyordu. Her gün sayısız kahve içerim ama aylar, belki yıllar sonra ters çevirip küstürmüştüm. Birazda teselli edilesim var dı ki arkadaşlara “fala bakan var mı?” diye seslendim. Aslında gönüllü biri çıksa, fincanı eline alsa, kelimeleri döktürüp gönlümü hoş etse de benim için bir inandırıcılığı olmayacak bir kaç dakika kafamı dağıtacaktı sadece. Ama arkadaşım masasından, fincana bile uzanmadan “her şey kendi elinde” dedi. Durdum, baktım, göz göze geldik “falına baktım işte, her şey kendi elinde” dedi. Klasik bir palavra döşeseydi o anda bu kadar makbule geçmezdi.  Bazen basit gerçeklikleri bile görmemizi engelleyen perdeyi sıyırıp atan, Allah’ın lütfu olan melek vazifeli dostlar vardır. Annen, baban gider, eşinle aran açılır, çocuklar büyür kopar, akrabalar hep uzakta kalır. Her durum ve şekilde en değişmeyen ihtiyaç bir dost eli, dost yüzü ve dost sözüdür…Leyl-La

Kibir…

Kaza ve kadere, her şeyin Allah’tan geldiğine iman ettiğimiz halde kullardan bir şeyler beklemeye, incinmeye, kırılmaya, darılmaya doymak bilmeyiz. Kibirin en büyük gaflet olduğunu, bütün ibadetlerimizi silip süpürdüğünü bildiğimiz halde kendimizi yükseklerde görür, ihmal edilmeye tahammül edemeyiz. Dilimizi tutmanın bütün ibadetlerin toplamı kadar ehemniyeti olduğu halde en zor ona sahip çıkar, ondan gelen gafletlerin zehirli büyüsüne kapılırız.
Yıllarca okudum, yıllarca dinledim, yüzlerce sohbet izledim, onlarca hocaya kulak verdim ama sonuçta dostumun bir sözü ile kendime geldim. İnsan kendine karşı acımasız değil, başkasına akıl vermek kolay. Sanki hep sen masumsun da, hep senin hakkın yeniyor  Bir sen sütten çıkmış ak kaşık. Sanki dünya senin mağdur gözlerinden izlediğin bir sahne, kendin hariç herkesi eleştirebilir, herkese yol gösterebilirsin. Kendine sıra gelince mağdur edebiyatı yapar, buna sığınır, bundan haz alırsın. Şikayet ettiğin her ne varsa aslında onlara katlanıyor olmaktan beslenir, övgü ve takdir beklersin. İçten içe kendinle gururlanmak da kibir olmasın sakın. Çalıştığımı, çabaladığımı, emek verdiğimi ve işimi iyi yaptığımı zannettiğim bir noktada, beni hop diye alıp başka bir işin başına koyduklarında haksızlığa uğramış, değeri bilinmemiş, emeğim çiğnenmiş gibi hissettim. Bu tahammül edilmez his birkaç gün ve birkaç gece sürdü. Ta ki dostum “ne biliyorsun hak etmediğini? bunun kararını sen veremezsin. Tevekkül edip bütün enerjinle yeni işine başla” diyene kadar. Resmen beni silkeleyen bu sözleri ile kendimi gördüğüm yüksek mertebenin kibrinden aşağıya yuvarlandım ve bir rüyadan gerçeğe uyandım. Ondan sonra gerçeğin akışına uymak ve “haksızlığa uğradım” sanrısından kurtulup kibre tövbe etmek her şeyi kolaylaştırıp güzelleştirdi. Yeryüzünde böbürlenerek yürümekten Rabbime sığınırım… Leyl-La

Ne farkımız var birbirimizden? Senin damarlarında dolaşan su, benimkinde kan. Filizlenip, büyüyecek, sararıp, solacak, geldiğimiz yere kavuşacağız…

Bebek…

         Ameliyatlarımın ve komplikasyonlarının ardından bir gün tesadüfen bir tv programında bu tür ameliyat geçirenlerin çocuk sahibi olamadıklarını öğrendim. Program boyunca dondum, izledim. Defalarca ameliyat olmamın nedeni bir hastalık değil meslek hatasıydı. Bir de akabinde böyle kalıcı bir eksiklik bırakması daha tahammül edilemez bir şeydi. Fakat tahammül edilemez sanılan her şey zamanla benimsenirdi. Bu da öyle olmuştu galiba. Tatsız, hüzün veren bir duygusu vardı ama Allah’a tevekkül daha ağır basıyor ve hayatımın merkezine bomba düşmüş etkisi yaratmıyordu. Sonra ki yıllarda görüştüğüm Kadın Doğum uzmanları da bu ihtimalin kuvvetli olduğunu tasdik ettiler. Ailemin bensiz kendilerine bakamayacaklarına inandığım ve onlara karşı aşırı bir bağımlılık geliştirdiğim için evlilik gündemimde yoktu. Zaten kendim bakıma muhtaç bir durumdan kısmen de olsa sağlığıma kavuşmuşken maddi manevi kendimi onların hizmetine ve memnuniyetine adamak dışında düşünebildiğim, planlayabildiğim hiç bir şey yoktu. Ki yıllar, yıllar sonra ne yaparsam yapayım asla memnun ve müteşekkir olmayacaklarını anladığımda çok geç olmuştu. Evlilik gündeme geldiğinde ise yine onların mürüvvetimi görecek olmaları, dolayısıyla memnun olacaklarını zannetmek cazip gelmiş ve eşimin ailem ile yaşamayı kabul etmesi dışında bir kriter aramayarak neredeyse 30 uma gelmişken çok cahilce bir adım atmıştım. Ayrıca kendimi de eksik bulduğumdan bir şey talep etme hakkı görmemiştim. Eşim ailemle oturmak dahil her şeye razı olup çocuğum olamayabileceğini hatta kendinde de böyle bir ihtimal olmasına rağmen önemsemeyerek razı olunca kendimizi evlenmiş ve ilk günden itibaren hasta bakımı yapar, hastanede refakatçi kalır, acil kapılarında bekler, ailemin hayatını birlikte kolaylaştırmaya çalışır bulduk. Kendimden bir tane daha bulmuştum. Psikopatlık derecesinde fedakarlık yapabilen, bunu yaparken kendini ve eşini maksimum ihmal edebilen hizmetkar bir ruh eşi. Hastalarımızın ruhsal, fiziksel, biyolojik yaralarını sararken, bu yaraların yaşları ile birlikte boyutları da artarken, hayat misyonumuz olan “mükemmel evlat olmak” yanılgısının peşinde, bunu başarmış olsak da geri kalan diğer her şeyi ihmal edip, yarım bırakarak kendimize kutsal bir vazife edindik. Bu arada çocuk konusu gündeme gelmeden, dert edilmeden, doktora gidilmeden, tedaviye gerek duyulmadan, her ne kadar çocuklu ailelere gıpta ediyor olsak da “olsa da olur, olmasa da olur” teslimiyeti ile Rabbim iki evladın emanetçisi olarak bizi şereflendirdi. O gün bu gündür emin oldum ki Allah bir kulunu dünyaya getirecekse ve buna seni vesile kılacaksa hiç bir şeyin engel olması mümkün değil. Eğer o razı değilse de O’na teslim olamadığın hiç bir tedaviden, doktordan, adaktan, kurbandan çare yok. Bir kulun dünyaya gelmesi, ona ruh üflenmesi ve senin vesile olman asla senin tasarrufunda olabilen bir şey değil.  İnsanın hayatta tadabileceği en büyük mucizelerden birini deneyimlemek nasip oluyorsa da, olmuyorsa da  vardır bir hikmet… Leyl-La

Televizyon…

Annem Ankara’da yaşarken bütün mahalle toplanıp sahip oldukları tek bir televizyonu izliyorlarmış. Komşusunda televizyon izleyen annem ekrandaki oyuncularında kendilerini gördüklerini zannederek çok utanmış.  Sonrasında Başkentten bizim köye gelin olmuş.  Evde bırak televizyonu su bile yokmuş. Mahalle çeşmesinden suyu güğümle taşıyormuş.  Televizyonu olan bir kaç komşuya her akşam çekinerek gidiyormuş. Babam “eve su mu alayım yoksa televizyon mu?” diye iki seçenek sunmuş.  Tek aktivitesi takvim sayfasını okumak olan annem ve bir karış sayfayı koparıp okumak için akşamı zor ederken tabi ki suyu değil televizyonu tercih etmiş. Neyse ki bir süre sonra suya da sıra gelmiş. Bebekliğimde alınan o siyah beyaz ilk televizyon 20 yaşıma kadar bize eşlik etti.  Aynı odada yatıyor, kalkıyor, oturuyor, yemek yiyor oluşumuzdan yerimiz dardı hem elektronik bir eşyanın dokunulmazlığı ve kıymeti vardı. Bu sebeplerden ötürü televizyon tavana yapılan metal bir asma kata konulurdu.  Hem bizde hem de bir çok komşumuzda aynen böyle başımızın tacıydı.  Uzanabilmek için uzun bir tahta parçasını uzaktan kumanda olarak kullanırdık. Kanal ve program seçeneği olmadığından TRT’nin izlememizi uygun gördüğü her şeye razı olur, çoğunlukla pür dikkat izlerdik. Başka kanallar olabileceği ihtimalini henüz akıl bile edemezdik. Böyle olduğu için de ilmünati ve subliminal mesaj riski taşımıyordu. İlk zamanlar günde bir kaç saat yayın olurdu. Genelde de o saatler elektriğin kesildiği saatlere denk gelirdi. O vakit gaz lambası bize eşlik ederdi. Şansımıza elektrik kesilmedi ise televizyon yayını başlamadan önce ekranda uzun bir süre logo görünürdü onu bile zevkle izlerdik. Haberler ile başlar, Adile Naşit’in sevecen sesinden “Uykudan Önce” programı ile günün finalini yapardık. Hafta sonu bonus kafalı amcadan resim dersi, Perşembe günleri “İnanç Dünyası”, Pazar günleri “Pazar Konseri”, günlerce süren olimpiyat yayını ve heyecanla bekleyip izlediğimiz Eurovision şarkı yarışması ve güzellik yarışması, tek dansöz gördüğümüz yılbaşı programı, Kara Şimşek, Mavi Ay, Dallas gibi diziler. Çizgi filmler yalnızca hafta sonu sabah saatlerinde olur, tadı damağımızda kalırdı.  Seynan Levent’in sunduğu “Akşama Doğru” isimli kültür programı benim favorimdi. Bir de Cumartesi gecesi yayınlanan  Bilim Kurgu dizisi “Ziyaretçiler”. Kimini bitmesini istemeyerek, kimini mecburiyetten izlemiş olsam da her biri bana abla, abi, kardeş olup karakterimde bir çentik oluşturdu… Leyl-La